Son Dakika Haberleri
Mertel Oto Lastik
Yavuz ELBİRLER
» DÜZTABANLAR POLİS OLAMAZ!
15 Ağustos 2016 Pazartesi
Bu yazı, 1974 yılında Polis Kolejine giren ve şimdi emekli olan bir Emniyet Müdürü arkadaşımızın anılarından alınmıştır.

Bizim zamanımızda; Polis Kolejine girebilmek için, Türkiye bir kaç bölgeye ayrılır, o bölgelerin merkez şehirlerinde, ilk yazılı test imtihanı yapılırdı.
1974 yılında, ben de, Konya merkezde yapılan yazılı sınavına katılmıştım.
Epey bir süre geçtikten sonra, bir bekçi, elinde sarı bir zarfla gelip, "Polis Kolejinin yazılı sınavını kazandığımı," rahmetli babamın bakkal dükkânında müjdelemişti.
Koleje girebilmek için, Yazılı testi geçmek yetmiyordu. Onun kadar, hatta ondan daha da önemli olan; Ankara'da, o zamanlar Anıttepe'de bulunan Polis Koleji binasında yapılan sözlü mülakattı…
ÜÇ-BEŞ YIL ÖNCE…
Şimdi bu dünyadan göçüp gitmiş olan, rahmetli babam;
"Okursan, Kuran Kursuna gönderir 'Hafız' yaparım, onun ötesine hiç karışmam, çalışır adam olursun," demişti. Karşı dükkân komşusu Rifat amca da;
"Eşşek kadar olmuşsun! Daha ne okuluymuş… Okuyacak adam; bokundan belli olur, sen kim, okumak kim?" diyerek babamı desteklemişti…
Oysa, Ortaokul birinci sınıf karnemi alınca, koştura koştura, ayaklarım kıçıma değecek şekilde babamın dükkanına koşmuş, karnemi göstermiştim.
Karnelerini getiren çocukları, anne ve babaları şapur şupur öpüyor, hediyeler alıyorlardı.
Bakalım bana ne alacaklardı?
Karnemde dört dersten ikmale kaldığımın ne anlama geldiğini bilmeden…
MAYMUN, MAYMUN!
Annemin desteği ve sayesinde, tekrar ortaokula yazılıp, okumaya başlamıştım.
Babam da kendine göre haklıydı. Çocuk yaşta babasını kaybettiğinden, yetim büyümüş, okul yüzü falan görmemişti. Ayakta nasıl durulduğunu, Kendi başına öğrenmeye çabalıyordu. Tek şansı, annemi kaçırarak evlenmiş olmasıydı.
Annem; inek besler, sütünü satar, bahçeye her çeşit sebzeyi, meyveyi eker dikerdi. Nasıl becerirdi bilmem, boşa çıktığında, eline ‘oya'sını alır, örmeye başlar, bitirince onları da satardı. Annem, gerçekten süper bir insandı. Evimiz, şehrin en dışında olduğundan, çeşme suyumuz yoktu. Mahalle çeşmesinden, alüminyum güğümlere doldurup, eve götürürdük. Bazen ben de su taşımaya yardım etmek isterdim. O kadar ağır gelirlerdi ki, kollarımız sünerdi. Bazen aklıma takılır; kollarım hafif uzundur, acaba o günlerin hatırası mıdır, diye… Kolejde az dalga geçmediler hani; "Maymun, maymun…"
O zamanlar, tüp gaz olsa bile, bizde yoktu. Annemin iki çalı ocağı vardı, biri mutfağın dibinde, diğeri bahçede. Yemek yapacağında, su ısıtacağında, topladığı çalı çırpıları, bu ocaklarda yakardı. Çeşit çeşit bulgur pilavları pişirirdi. Mercimekli, patatesli, sade, domatesli… En çok mercimeklisini severdim. Onu pek sık yapmazdı, ne bileyim belki de ondandır. Biraz zenginleşince, gaz ocağı almıştık. İçine gazyağını doldurur, pompalardık. Kış günleri çalı çırpı bulmak zorlaştığında, büyük rahatlıktı. Sanırım zenginlik, güzel bir şey olmalıydı... Gaz ocağının tek kötü tarafı, içine hava basmak için fıssık fıssık yaptırdığımız pistonu iki parmağımız arasında tutarken, derilerimizi sıyırmasıydı. Buraları çok kötü acı verirdi.
Deterjan diye bir şey bilmezdik. Varsa da, bizim haberimiz yoktu. Bahçemizin kenarından akan, bahçe sınırımızı çizen, kanalizasyon sularının da içine verildiği, küçücük bir dere vardı. Suları temiz aktığı zaman, annem yıkanacak çamaşırları alır, devamlı dere kenarında duran, üzeri nispeten düz bir taşın üzerinde, ağaçtan yapılmış tokucu vura vura kirlerini çıkarmaya çalışırdı. Çamaşırları, ellerimizde bükerek sıkardık. Avuçlarımızın içi acıdan kızarırdı. Sonraları çamaşır leğeni aldık, Arap sabunu aldık, sosyeteye katıldık!..
FOSSUK FOSSUK!
Karaman'dan dışarı çıkmamıştım.
Bulgurhanede hamal olarak çalışırken, işyerine gidiş gelişlerde bindiğimiz at arabasının haricinde, arabaya da binmemiştim.
At arabasına bindiğimizde, arabadan aşağı sarkıttığımız ayaklarımız, tekerlere sürtmesin diye, ya iki tekerin arasındaki boşluk yeri, ya da arabanın en arkasını kapmaya çalışırdık. Bizden önce binenler, hemen oralara el koyar, bize hava atarlardı. Arabanın arkasına oturmanın tek kötü yanı, arabacı atı hızlandırmak için kırbacı şahlandırdığında, kırbacın ucunun bize de vurmasıydı. En konforlu yerler, yanlardı…
Kolej imtihanları sayesinde, ilk otobüse, Konya'ya gidip gelirken binmiştim.
O zamanlar havalı Magiruslara binmek modaydı. Konya ile Karaman'ı birbirine bağlayan yol; stabilize dedikleri, sıkılaştırılmış toprak ve taşlardan yapılmıştı. Otobüsler, arabalar geçti mi, kocaman bir toz bulutu oluşurdu. Bu otobüsler, yollardaki çukurlara girip çıktıkça, fossuk fossuk diye sesler çıkarır, bizler de koltuklarımızdan hoplardık.
Çok hoşuma gitmişti. "Neden daha fazla çukur olmaz!" diye hayıflanmıştım…
Karaman'dan Ankara'ya, otobüsle tek başıma gitmiştim.
Üzerimde, ortaokula başlarken aldığımız, ince beyaz çizgili, yeşil takım elbisem vardı. Kumaşı çok sağlamdı. Hiç bi yerinde delik bile açılmamıştı. Bu gidişle bütün okulları bununla bitirirdim de, kolları kısa gelmeye başlamıştı. Aslında onun bir hatası yoktu, benim boyum uzuyordu… Bileklerimle dirseklerimin tam ortasında kalıyordu… Hiç ütü yüzü görmeden geçip gitti koskoca takım elbisem!.. Bi ütümüz olsaydı…
Oysa ayağımdaki iskarpin ayakkabılar bana hiç sorun çıkarmamışlardı. Eskiyen yerleri olursa, hemen tamirciye götürür, bir güzel yama yaptırırdık. Bu ayakkabılarımı gören insanlardan pek çoğunun kıskandıklarını bilirdim. Yamalı falandı ama gerçek deriden yapılmıştı. Kolay mı öyle? Köseleden yapılmış ayakkabı alıp da, giyeceksin! Kaç gün amelelik yapmak lazımdı kim bilir?
Ben, şansımdan, hiç para ödemeden sahip olmuştum.
Bu ayakkabılar kendiliğinden gelmişti.
"Kendiliğinden ayakkabı mı gelirmiş!" diye bilmeyenler olabilir. Oluyor işte, oluyor! Hem de bal gibi oluyor! Kanıtlaması mesele değil de… Anlatayım, nasıl olabileceğini görelim o zaman!..
ZAYIF ALIRSAN ÜZÜLME!
Ortaokul ikinci sınıfa gidiyordum. Ders notlarım çok iyiydi. Fen bilgisi veya fizik dersimize, Vahap Aldemir adında bir öğretmen girerdi. Genç, bekâr, idealistti. Dersi güzelce bi anlatır, sonra da baştan sona anlattıklarını defterlerimize birer birer yazdırır, yazarken parmaklarımıza ağrılar girerdi. Anlattığı konuların kafamıza iyice girmesi için elinden gelen her şeyi yapardı. Onun dersinden de hep pekiyi alırdım.
İki gün önce yazılı yapmıştı. Yazılı notlarımızı okuması on, on beş gün sürerdi.
O gün de, dersini anlattı, yazdırmaya başladı.
Yazdırırken, sıraların arasında dolaşır durur, yazıp yazmadığımızın kontrolünü de yapardı.
Benim sıramın yanında durdu. Sustu. Bir hayli öylece kaldı. Elimiz kalemde, tetik de bekliyoruz… Elinin birini, ayakta dikildiği yerden omuzuma koydu. Sonra, omuzumu hafifçe, dostça sarstı;
- Cumartesi günü boş musun, işin var mı? Diye sordu.
Hemen ayağa kalktım;
- Boşum, öğretmenim! Dedim.
- Benim oturduğum evin yerini biliyor musun? Diye sordu.
Bizim evle, okulun tam ortasına denk gelen bir yerde, yeşil boyalı bir dairede, kiracıydı. Bekardı. Beden eğitimi dersimize giren, bekâr başka bir öğretmenle birlikte oturuyordu. Gelip giderken görürdük. Zemin kat dedikleri, toprak üstündeki ilk daireydi.
- Biliyorum öğretmenim! Dedim.
- Cumartesi günü, saat iki buçukta gelebilir misin? Biraz işim var da… dedi.
- Başım üstüne öğretmenim, dedim.
Oturdum. Tekrar yazdırmaya başladı…
Ders bitip teneffüs olunca, arkadaşlar çevremi sardılar. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı;
- Bu hoca seni niye çağırdı biliyor musun?
- Yooo! Nereden bileyim!
- Seni çağırsa çağırsa, neden çağırır bilir misin?
- Nereden bileyim yaaa!
- Yazılı imtihan olmuştuk ya!
- Eeee?
- Diğer sınıfların da hepsini yazılı yapmış…
- Eeee!
- Hocanın evi şimdi yazılı kâğıdı doludur. Okuyup, notunu vermesi lazım!
- Eeee?
- Bu kadar çok yazılı kâğıdını, imkânsız okuyup bitiremez!
- Eeee?
- Sen çalışkan olduğundan… Yazılıları sana okutturup, not verdirtecek!
- Olur mu öyle şey ya?
- Olur olur! Benim kâğıdı eğer sen okursan, biraz torpil yaparsın artık!
- Neden yapayım ki?
- Arkadaşız ya!
- Yok öyle yağma! Herkesin hakkı neyse o! Kendime bile torpil yapmam!..
Bu konu üzerinde o kadar çok konuşmuştuk ki, ben kendim de ‘yazılıları okumak için' çağırdığına inanmaya başlamıştım artık. Hiç kimseye taviz vermiyordum;
- Ne hak ettiyseniz onu veririm! Benden kütük işlemez!
Bazılarına moral de veriyordum;
- Zayıf alırsan üzülme! Bir daha ki imtihanda kurtarırsın!.. Ben de ‘iyi' aldığım zaman hiç canımı sıkmıyom, çok çalışıp ‘pekiyi' yapıyom!..
Kendimi basbayağı öğretmen gibi görmeye başlamıştım. Nasıl bir ruh halim vardı, anlatılması imkânsız! Ciddi, ceketimin düğmeleri kapalı, kafa dimdik, doğru düzgün gülmeyen, birisi bi şey sorduğunda lafı uzatmayan… "Sana bunu nasıl anlatsam bilmem ki!" havalarında…
Cumartesi günü tatil olduğu halde, yeşil takım elbisemi giymiş, kravatım takılı şekilde, tam saat iki buçukta, kapısına işaret parmağımı bükerek arka çıkıntısı ile vurmuştum. Heyecanım oldukça yüksekti.
İçerden; "kim o?" diye sorduğu zaman, "Hocam ben geldim. Yapacağım bir iş için çağırmıştınız ya!" diye cevap verecektim. Bunları defalarca düşünüp, kafamdan provalarını yapmıştım.
İçeriden, "Kim o?" diye bi ses gelmesini beklerken, Beden eğitim dersimize giren öğretmenimiz kapıyı açtı. Kafasını sallayarak;
"Ne var? Niye geldin bakayım? "diye sordu.
Kısa bir şaşkınlık geçirdim. Bu da nereden çıkmıştı!..
- Hocam, beni Vahap öğretmenimiz çağırmıştı, diyebildim…
Arkasına döndü,
- Vahaaap! Bir öğrenci gelmiş, senin çağırdığını söylüyor, diye bağırdı.
Kapıyı yarı açık bırakıp içeri gitti. İçerden hemencecik Vahap hocam geldi.
- Hoş geldin, dedi.
Yüzü gülümsüyordu. Yarım açık olan kapıyı, biraz daha açtı.
-Ayakkabılarını çıkar da içeri gir! Dedi.
Biraz bozuldum açıkçası... Elbette ayakkabılarımı çıkaracaktım! Ben gâvur muyum ki, ayakkabılarla içeri gireyim!
Gâvurlar için öyle derlerdi. Ayakkabılarını çıkarmadan evlerinin içine girerlermiş. Pis gavurlar!..
Ayağımdaki lastik ayakkabılarımı çıkardım, içeri girdim.
Ermenek'teki kömür ocağı faciasında çocuğu ölen, Recep amcanın ayakkabılarının aynısını giyerdim. Ama benim ayakkabılarım onun ki gibi delik deşik değildi. Bir, bilemedin en fazla iki yırtığı olurdu. Daha eskidi mi, paraya kıyar yenisini alırdık.
Herkesin bir onuru, gururu vardı!.. Böyle durumlarda hassas olmak gerekirdi!.. "Dost başa, düşman ayağa bakar," demişlerdi!..
ALLAH'IN ŞAŞKINI!
İleri geçmek istedim, sol kolunu açarak gitmemi önledi. Şaşırdım,
- Haydaaa! Biz hocaya yardıma geliyoruz, onun yaptığına bak! Diye içimden geçirdim.
Açık kapıyı biraz kapatır gibi yaptı. Kapı arkasında duran bir çift iskarpin ayakkabıyı gösterdi;
- Şunları ayağına bir giysene, bakalım nasıl olacak? Dedi.
- Biz neye geliyoruz, hoca nelerle uğraşıyor! Diye düşündüm.
Bir an önce şu yazılıları okuyup bitirsek olmaz mı sanki? Neyse, muhakkak bir bildiği vardır! Öğretmen olmak kolay mı? Şimdilik dediklerini yapalım bakalım da…
Ayakkabıları ayağıma giydim. Sanki benim ayaklarım için yapılmıştı. Fıkka gibi uydu…
"Nasıl oldu ayağına?" diye sordu.
"Çok güzel oldu hocam," dedim.
"Sıkan bir yeri var mı?" dedi.
"Yok hocam, çok güzel oldu!" dedim.
Orada duran bir gazete kâğıdını aldı, bana uzattı.
"Şu çıkardığın ayakkabıları da bununla sararsın," dedi.
"Tamam hocam," dedim.
Ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştım.
- İyi o zaman, gidebilirsin! Dedi.
Kafam karışmaya başlamıştı.
Hani yazılı kâğıtları okuyup not verecektik! Niye çağırdın beni o halde?
Bu öğretmenleri anlamak da amma zormuş ya!..
"Kendisi bilir," dedim içimden. "Biz insanlık olsun diye geldik…"
Ayakkabıları çıkarmak için hamle yaptım.
"Ne yapıyorsun? Çıkartma!" dedi.
"Hocam gideceğim de, öyle söylediniz ya," dedim.
"Tamam, gidebilirsin. Bu ayakkabılar senin oldu artık!" dedi.
"Öyle olur mu hocam? Bunlar sizin ayakkabılarınız," dedim.
"Ben de çok var. Bunları zaten giymiyordum. Bari bir işe yarasın!" dedi.
Baktım, orada üç çift ayakkabı daha vardı.
"Tamam, fazla uzatma canım!" dedi, "Çok işim var. Güle güle,"
Beni, bir bakıma zorla kapı dışarı etmişti… Kapıyı kapadı. Kapı dışında öylece kala kaldım!
Bir tane de olsa yazılı kağıdı okuyabilseydim!..
Pazartesi günü, okula bu ayakkabıları giyerek gitmiştim. Hiç unutmam, topuklarındaki demir ökçe, beton zeminde, ben yürüdükçe ‘çın çın' ötüyordu. Arkamdan nasıl bakıyorlardı, kim bilir? Asla dönüp de geriye bakmadım; alan var, alamayan var! Canı çekip bakanların, üzülmesine hiç dayanamam!
Kolej'de, devlet baba ayakkabı veresiye kadar hep bunları giydim…
Kendiliğinden gelen ayakkabılar ne çok işime yaramıştı be! Yepyeni sayılacak ayakkabılardı. Bu öğretmende biraz saflık olabilir miydi acaba? Varsın isterse saf olsun, bana ilaç gibi gelmişti. Bak, şimdi mülakata giderken de o ayakkabılar ayağımdaydı… Allah'ın şaşkını işte!
OTOGAR OTELİ
Ankara eski otogarında, otobüsten indiğimizde, sudan çıkmış balık gibiydim. Ne kadar çok araba, insan vardı. Okulun yerini de bilmiyordum. Ne tarafa gideceğimi nasıl bilecektim? Önüme denk gelen insanlara sormaya başladım. Kim ne tarafı gösterirse o tarafa epey bir gidiyor, sonra tekrar soruyordum. Yanlış yönlere gittiğimi anladığımda korkmaya başladım. Kim kime, dum dumaydı! Okulu bulamasam da, otogarı, geri dönerek bulabiliyordum. Korkunun yanında, çaresizlik de içimi sarmaya başlamıştı. Ağlamak istiyordum, o da olmuyordu. Tıkanıp kalmıştım!.. Birden aklıma, Karaman'da bakkal dükkânımıza uğrayan, polis Gönül abi geldi. En sağlam insanlar polisler olmalıydı. Gideceğim yer de Polis Koleji olduğuna göre, onların yanlış bilmesi imkânsızdı… Kendi kendime, bunu neden daha önce akıl edemedim diye de kızdım!
Polis Kolejinin yerini, önüme gelen polis abilere, sora sora, Anıttepe'ye kadar geldim, En çok zorluğu, bir yolu karşıdan karşıya geçmem gerektiğinde çektim. Ne kadar çok araba vardı? Ne kadar da hızlı geliyorlardı?
"Gözünü sevdiğimin Karaman'ı böyle mi ya!" diye içimden geçmişti. Sokağımızdan bir günde, belki bir araba geçerdi, hadi bilemedin üç beş olsun!. O da, her taraf çukur dolu olduğundan, hem yavaş, hem de sağa sola, yılan gibi kıvrıla kıvrıla giderdi. Bunlar; bir taraftan gelirken, diğer taraftan da gidiyorlardı. Yılan sürüsü gibiydiler…
"Gözünü sevdiğimin çukurları! Açacaksın üç-beş çukur, bak bakalım böyle gidebilirler mi? Bir de, yoldaki çukurlara kızarlar! Arabası olanlar zengin ya! Ne bilsinler bizim halimizi?" diye aklımdan geçip gitmişti.
Mülakata iki gün vardı. Ankara yatılı öğretmen okulu imtihanlarını da kazanmıştım. Oraya kayıt için de, yarın son gündü. Ne yapacağıma bir türlü karar verememiştim.
Ertesi gün mülakatın saat kaçta başlayacağını ve nerede yapılacağını öğrendim. Yürüyerek tekrar otogara döndüm. Yol aslında basitti; otogardan çıkıp sağ taraftan gittin mi Tandoğan kavşağına varıyordun. Oradan da Allah'ın izniyle karşıya geçip, sol taraftan direk gittin mi, sonunda varıyordun. Kafama haritasını çizmek kolay olmuş, Kendime güvenim artmıştı. Büyükler aralarında konuşurken bazen; "sora sora Mekke bulunur," derler. Ne kadar da doğruymuş! Öğretmen okulunu da aynı şekilde bulurdum. Hele bir şu geceyi geçireyim de…
Akşam olunca, oradaki yolcuların beklerken oturdukları kanepelerden birinin üzerinde uyuyup, sabahladım. Uyurken ceketimi üzerimden hiç çıkartmadım. Ne olur ne olmazdı!.. Hırsızı olur, uğursuzu olur… Neme lazım…
Sabah uyanınca, hemen bir tane çarşı ekmeği alıp, yemeye başladım. Pamuk gibiydi, bembeyaz içi vardı. Evimizde hep ‘mayalı' ekmek veya ‘şebit' ekmek dediğimiz, dürüm ekmeğinin incesinden açılmışını, anamız yapar, bizler yerdik. Çarşı ekmeği dediğimiz somun ekmeği alanlara hem acır, hem de imrenirdik! Acımamızın sebebi, alırken bir sürü para vermeleriydi. İmrenmemizse, alacak gücümüzün az olmasındandı, bize pahalı gelirdi…
Ekmeğimi yerken bana bakanlar olduğunu fark etsem de, aldırış etmedim… Ancak bana yeterdi!.. Zaten isteyen de olmamıştı…
Karnımı bir güzel doyurduktan sonra, tekrar otogardan çıktım. Yine Kolej tarafına gittiğim yoldan adımlamaya başladım. Artık kafamı kullanıyordum. Bir yanlışlık olsa bile, bildiğim yoldu. Otogarı bulması kolaydı. Önüme ilk gelen polise, öğretmen okuluna nasıl gideceğimi sordum. Şans gülmeye başlamıştı, fazla uzakta değildi. Bulmakta hiç zorlanmadım. Kendi kendimle gururlandığım bile olmuştu;
"Oğlum sen Ankara profesörü oldun!.. Maşallah bulamayacağın yer yok artık! Ne akıl küpüsün be!.."
Şimdi hatırlamakta zorlanıyorum da, bir yazı asmışlar, onu okumuştum. Duyuru yazısı. Okulun dış giriş kapısında mıydı, yoksa içerdeki kapının birinin camında mı?… O kısım, koptuğunda parçası eksilen, eski filim makaralarındaki şeritler gibi olmuş. Kaybolmuş. Ama yazıyı çok iyi hatırlıyorum. Kesin kayıt tarihleri ile birlikte, getirilecek zorunlu belgeler sıralanmıştı. Bunlardan biri de, nüfus cüzdanının aslıydı… Bir bocalamanın içine düştüm; buraya nüfus cüzdanını verecek olsam, yarın ki kolej mülakatında da istiyorlardı… Ayrıca kayıt için ‘veli' de gerekiyordu. Ben yalnız gelmiştim.
"Boş ver bu okulu," dedim. "Koleje git. Kazanamazsan, doğru Tunceli Yatılı Sanat Okulu'na gidersin!"
Binanın içine bile girmeden, geri döndüm. Geleceğimiz, okumak üzerine olacaktı da, artık hangi okul olacağı tamamen şanstı. Öğretmen olamayacağımın, farkında bile olmadan kararını vermiştim!
O günü ve gecesini yine otogarda geçirdim.
Sabah karnımı doyururken, ekmeğin yanında, parama acımadım, bir tane de üçgen eritme peyniri aldım. Her lokmada azar azar ıstırarak, ekmekle beraber bitirdim.
Bu konuda uzman olmuştum zaten. Evde kardeşlerimle yarışa girerdik; bir zeytin tanesini kaç lokma ekmekle yiyeceksin! Hep ben kazanırdım; bir zeytini, tam beş lokma ekmekle yiyerek! Onlar beceremezlerdi…
Otogardan çıktım, Koleje, yürüyerek gittim. Hiç tanıdığım yoktu ve mülakatın ne olduğunu da bilmiyordum. Mülakatların bir kaç gün süreceği söyleniyordu...
BU ÇOCUK DÜZTABAN!
Mülakata, iyi not alanlardan başlıyorlarmış, bir kaç kişi girdi, arkadan benim adımı okudular...
İki Katlı binanın, ikinci Katında, mülakatı yapan heyetin bulunduğu salona girdim. Bana basit bir kaç soru sordular. Sonra içi su dolu bir çamaşır leğenini gösterip;
"Ayakkabını ve çorabını çıkart! Su dolu şu leğenin içine ayaklarını sok! Sonra şu duvardan şu duvara kadar yürü!" dediler.
Ayaklarımı su dolu leğene sokup, beton zemin üzerinde yürümeye başladım. Ayak izlerim yerde görünmeye başladı…
Heyetten birisi;
"Bu çocuk 'düztaban'," dedi.
Bir başkası onu destekledi:
"Evet, evet düztaban," dedi.
Düztaban demeleri çok hoşuma gitti. Düztaban denilince ben; düzgün tabanlı, muntazam, güzel ayaklı anlamı çıkarıyordum.
İLLA KARŞI ÇIKAN BİRİSİ OLUR!
O esnada, heyette olan ve üzerinde beyaz doktor gömleği bulunan birisi itiraz etti;
"Yok canım, ne düztabanı! Düztaban falan değil!"
Çok canım sıkıldı; hemen hemen herkes benim ‘düztaban' olduğumu söylerken, bu beyaz gömlekli, olmadığımı söylüyordu...
Aslında, beyaz gömlekli hariç hemen hemen herkes benim ‘düztaban' olduğum kanaatindeydi. Beyaz gömlekli;
"Bir baştan bir başa tekrar yürüsün, bu çocuk düztaban değil!" dedi.
Ayağımı tekrar su dolu leğene sokturup;
"Baştan sona bir daha yürü bakalım!" dediler.
Beyaz gömlekliyi de ‘düztaban' olduğuma inandırmak için; ayaklarımı yere iyice basarak, ayak izlerimin zemine çıkması için özellikle çaba sarf ettim. Çok güzel çıkıyorlardı…
BEYAZ GÖMLEKLİ DE NİHAYET YOLA GELİYOR
Beyaz gömlekli'den önce diğerleri,
"Kesinlikle ‘düztaban' bu!" dediler.
Keyiflendim... Beyaz gömlekli de sonunda pes etmişti;
"Evet, düztaban galiba!" dedi.
Sevincim iyice arttı...
"Oh," dedim içimden... "Allah'ım yardım etti de, bu vicdansız da sonunda benim ayağımın güzel olduğunu kabul etmek zorunda kaldı…"
Sordukları sorular zaten basitti. Adımı, soyadımı, memleketimi, babamın ne iş yaptığını sormuşlar, ben de cevaplamıştım.
"Düztaban" işi de hallolduğuna göre, "galiba bu iş tamam diye" düşündüm.
BİR TERSLİK VAR GİBİ!
Heyet üyeleri arasında bir tereddüt vardı. Birisi;
"Puanı da çok iyiymiş, konuşması da düzgündü," dedi.
Bir başkası;
"Puanı iyi de… Yazık be yahu! Bayağı da yoksul biri..." dedi.
Bir başkası;
"Ne yapabiliriz ki, puanı iyi, boyu falan da fena değil, gariban da biri, ama düztaban!" dedi.
Beyaz gömlekli;
"Bence 'düztaban' değildi, ama yazık olacak bu çocuğa…" dedi.
Birden kafam karıştı. İçimden bir ses, işlerin iyi gitmediğini söylemeye başladı. Bir şeyler yapmalıydım ama ne yapacağımı bilmiyordum ki! Bir terslik var gibiydi. Zamana ve akıla ihtiyacım vardı. Tüm cesaretimi toplayıp;
"Efendim, bir şey söyleyebilir miyim?" dedim.
Galiba, heyet de ortak bir şeye karar vermek de zorlanıyordu...
"Söyle," dediler.
"Efendim, ben çok heyecanlıyım, acaba herkes girdikten sonra beni tekrar mülakata alabilir misiniz?" dedim.
Birbirlerine bakıştılar, hemen hemen hepsi birden,
"Tamam, mülakatlar bitince seni tekrar çağıracağız" dediler.
Mülakattan çıktım.
DÜZTABAN NEDİR Kİ?
‘Düztaban' lafı çok dikkatimi çekmişti. Dışarı çıkar çıkmaz, benim gibi mülakata gelmiş bir kaç akranıma sordum ama hiç birisi doğru düzgün cevap veremedi. Sanırım, onlar da benim gibi bilmiyorlardı...
Sonuçta düztabanın iyi bir şey olmadığını sora sora öğrendim. Bu işte bir yanlışlık vardı. Ortaokulda 4x100 bayrak yarışında takımdaydım ve iyi bir koşucuydum. Çok da hızlı yürüyen biriydim. Halen de öyle... İstesem de yavaş yürüyemem...
‘Düztaban olsam', Diyarbakır'da "korsan gösteri" yapanları çevirdiğimizde, üstüme Molotof kokteyl atan militanı, keçi gibi kaçtığı halde nasıl yakalayabilecektim ki...
Şimdi iki sorunum vardı; birincisi, mülakatı yapan heyet beni unutur da, mülakatın sonunda "çağırmazsa" ne yapacaktım. İkinci sorun da; Ankara'yı hiç bilmiyordum ve cebimde Karamana gidecek otobüs biletini aldıktan sonra ancak ekmek ve zeytin alacak kadar param ya vardı ya yoktu...
Otogarda geceleri tahta sıralarda yatanlara kimse bir şey demiyordu. Orada yatmaya devam etmeliydim. Öyle yaptım...
HİLE YAPTIM!
Mülakata girenleri çok sıkı takip ediyordum. Son gireni mutlaka bilmeliydim. Sanırım, ikinci günün ikindi vaktiydi. Sonuncu da mülakata girdi, çıktı. Kimseyi çağırmaz oldular...
Beni çağıran falan da yoktu...
Ne yapacağımı ilk anda bilemedim. Mülakata girmezsem kaybedeceğimi seziyordum... 15-20 dakika bekledim ama bana sanki senelerce beklemişim gibi geldi... Böyle işleri hiç bilmiyordum ki...
Sonunda, tüm cesaretimi topladım, heyetin olduğu salonun kapısına gittim, kapıyı çaldım. İçerden bir ses, "Gir!" dedi. İçeri girdim. Selamımı verdim;
"Efendim, mülakatın sonunda beni tekrar çağıracağınızı söylemiştiniz, onun için geldim," dedim.
Galiba heyet başkanıydı,
"Evet ya, biz seni unuttuk, iyi ki geldin!" dedi.
Beyaz gömlekli de,
"İyi ki geldin evladım," dedi.
"Evladım" lafını duyunca üzerimdeki yükler hafifledi...
"Çıkar, çorapla ayakkabını, suya bas yürü bakalım," dediler.
Artık işi biliyordum; ayaklarımı su dolu leğene soktum, çıkarttım, beton üzerinde yürürken ayak topuğum ve başparmağım üzerine basarak yürümeye başladım. Boydan boya bir gittim, bir geldim. Aralarında konuşmaya başladılar;
"Az kalsın günahını alacakmışız, düztaban falan değil bu," dediler.
Beyaz gömlekli;
"Ben size ta başından söyledim ama..." dedi.
"Giy çorabınla, ayakkabını," dediler.
"Hayırlı olsun, kazandın evladım!"
Herkes mülakatın sonucunu beklerken, ben çok rahattım. Galiba mülakata girenler arasında, kazandığını bilen ilk kişi bendim!
Şansım hep yanımdaydı...
Bu yazı 321 defa okundu

En Çok Okunan Haberler

  • Bugün
  • Bu Hafta
  • Bu Ay
MİNİK IRMAK'IN BABASI KARISI VE KIZINI ÖLDÜRDÜ!
MANİSA'NIN Alaşehir ilçesinde Irmak Kupal'ın babasıdün sabaha karşı cinnet geçirdi. 44 yaşındaki Bilal Kupal, eşi Suriye Kupal ve kızını öldürdükten sonra intihar etti.
İŞTE GÖREV ŞEHİTLERİMİZ
MANİSA'nın Yunusemre İlçesi'nde, aşırı hızla giden hafif ticari araç, alkollü sürücünün kontrolünden çıkarak refüjde çalışma yapan Büyükşehir Belediyesi işçilerinin arasına daldı.
19 İLÇE İL OLACAK
TÜRKİYE Büyük Millet Meclis'inde, İçişleri Bakanlığı'nda, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nda ve bazı kamu kurumlarında hazırlanmış olan dosyanın tamamlandığı iddia edildi. Dosyada Manisa'dan da 3 ilçe bulunuyor.
BİZİM ORHAN BU DEFA ÖLDÜ
MANİSA'DA " Şarapçı Orhan " olarak bilenen sokaklarda gezerken düşüncelerini sesli olarak açıklamasıyla kendini sevdiren Orhan Tart'ın tedavi gördüğü rehabilitasyon merkezinde yaşamını yitirdiği öğrenildi.
MANİSA'DA KORKUTAN DEPREMLER!
YAKLAŞIK 5 dakika içerisinde meydana gelen ve merkez üssü Şehzadeler İlçesi Hacihaliller Mahallesi olan depremler Manisalıları tedirgin etti.
MANİSA'YI ÜZEN İNTİHAR
MANİSA Organize Sanayi Bölgesi'nde faaliyet gösteren ve Manisalıların yakından tanıdığı OSB Restorant'ın sahibi Ogün Görüşken, göğsüne kurşun sıkarak intihar etti.
ULUPARK'TA BIÇAKLI KAVGA!
MANİSA'DA meydana gelen bıçaklı kavgada 1'i kadın 2 kişi bıçaklanarak hastaneye kaldırıldı.
DAVUTOĞLU'NUN MANİSA PROGRAMINDA OLAY
BAŞBAKAN Ahmet Davutoğlu'nun Manisa programında, cami çıkışında Başbakan'a satranç takımı fırlattığı iddia edilen bir genç göz altına alındı.
25.2.2017

Anket

Başkanlık sistemi referandumunda oyunuz ne olacak?
Evet
Hayır

Astroloji
Bugün aşk, sağlık ve para konularında şanslı mısınız?
  • Koç Burcu
  • Kova Burcu
  • Balık Burcu
  • Oğlak Burcu
  • Boğa Burcu
  • İkizler Burcu
  • Yengeç Burcu
  • Aslan Burcu
  • Başak Burcu
  • Terazi Burcu
  • Akrep Burcu
  • Yay Burcu
Manisa Kulis Haber
© Copyright 2014 Manisa Kulis Haber
Metinleri ve görsellerin izinsiz kullanılması yasaktır.

Manisa Güncel Haberleri

Powered by LMD Networks
Anasayfa   Künye   Üye ol   Yeni Üyelik   Mobil   Reklam   İletişim

sanalbasin.com üyesidir
Facebook'da bizi takip edin!
Twitter'da bizi takip edin!